Monday, July 30, 2007

Tamamen akademik nedenlerle, birkac gunlugune geldigim Sikago kazan, ben kepce. Yakinda gorusmek uzere...

Wednesday, July 25, 2007

Ben de onlardanim

Kapidan girdim. Asil amacimi gizleme cabasiyla etrafa soyle bir baktim. Rafta yoktu. Kasanin onunde arka arkaya dizilmis, irili ufakli insan kalabaligina takildi gozum. Kimse benim kadar muskulpesent durmuyordu. Cekinik hallerimi biraktim. Dosdogru ilerledim, kuyrugun sonuna eklendim. Bir bir eridi sira, en one geldim. Ben konusmaya yeltenmeden 'kac tane?' dedi kasiyer. Bir dedim. Yirmi iki dolar dedi. Al dedim. Fisini torbaya koyayim mi? dedi. Lutfen dedim. Yillar onceki halime nispet hem soruyu hem bu sorunun yasadigim topraklardaki onemini nihayet kavramistim. Torbami aldim, kapinin onunde durakladim. Merak ve hevesimin, diger istahli okurlarca kinanmayacagini bildigim bu sulardan cikmadan torbayi actim. Harry Potter'in yedinci kitabini elime aldim. Rastgele bir sayfa acip kokladim. Yeni kitap kokusuna bayilirim.

Friday, July 20, 2007

Boncuk fasulyeden yazi

Kac zamandir soyle agiz tadiyla, uzun uzadiya yazi yazamadim bloga. Olan bitenin eksikliginden degil de, aklimdan gecenin, hizaya dizilemeden, isle gucle hicbiri yoksa uykuyla bolunmesinden. Megabaytlarca resme eslik eden gezi anilari bile beklemekten yoruldu, cekip gidecekler yakinda hafizamdan... Beklemek demisken... Ocak ustunde 45'inci dakikasini az evvel dolduran, plastik borulce gorunumlu boncuk fasulyemiziin-yemek programlarindan bulasan sahiplenme duygusu- pistigini dunya gozuyle gormeyi beklerken yaziyorum bu satirlari, ustelik daha cok bekleyecekmisim gibi bir his var icimde. Beklemek sorun degil de, bu memleketin karpuzu, uzumu cekirdeksizse fasulyesi de kesin kilciksizdir tahminimde yanildigimi, ilk yumusama kontrolunde anladim. Bildigini oku fasulye, benim vaktimin nakitle alakasi yok... Vakit demisken...

Sitemizin evlerini bir bir tadilata sokan okul yonetimi, mevsimin yaz ve yazin insan barindirmaz sicaklikta olmasini firsat sayarak, gelisiguzel evlere serpistirilmis, biz soyu tukenmez mevsimsiz ogrencileri, 'dis cephe kaplama' etkinlikleri dahilinde dupeduz iskenceye tabi tutmakta. Santiye konteynirlarini kapi onune kuran, son derece vurdumduymaz-ki zaten meydandaki gurultude sarjor bosaltsan duyulmaz-, calisirken illaki yuksek volumlu muzik dinlemek mecburiyetindeki isci kardeslerle samimiyetimiz gitgide ilerlemekte. Kontrat dahilinde her evin tadilatinin 4 vakit(hafta?) surecegi belirtilmisken, benden baska kimsenin yasamadigi unitenin merkezi konumu sebebiyle, soz konusu konteynirlar coreklendikleri yerden iki aydir kimildamamis, kimildayacaga da benzememekte...
'Adamcagizlar gunesin alninda calisiyor, bize ne?' dusuncesi, santiyenin hizmete acildigi ilk gun huzur ve sukuneti pesine takip kacti. Sayisi 4 ila 6 arasinda degisen emekci kardesler, gune 6 bucukta baslayip, bir onceki aksam baslarindan gecen komik oldugunu tahmin ettigim ancak kacmaya yeltenen uykuyu sacindan kavrama ugrasindan algilayamadigim bir takim macerelari, penceremin altinda biribirilerine aktarmak suretiyle 7'de isbasi yapmaktalar. Saatler 7 ila 7:15'i gosterirken, kara tahtaya tirnak surtmekle ayni eziyet derecesinde 'iiinnnnnnnkkkkkkkzzzzzzznnnnnzzzzzznnn...' sesi esliginde ve 'n' sonsuza giderken, metalik bina kaplama cubuklarini esit boy ve nizamda kesmeye baslamaktalar. Bu islem esnasinda, ev icinde golgede yer yer 30 dereceye ulasan sicakliga aldirmadan pencereleri kapamak, yorgan sarmasi pozisyonuna gecmek dahi, o sesi cikaran adamceyizi kor bicakla kitir kitir dograma arzusuna engel olamamakta... Disaridaki bunca atraksiyon surerken, bolum bolum bolunmus uykunun en tatli yerinden hunharca kazinarak gune baslayan bir bunyenin hayatla kaynasma arzusu, olsa olsa, buyume caginda bir veledin pirasa yeme arzusuyla yarisabilir.
Ben yine de efendiligimi korur, pide yaptirir, bir cay demler, iskelenin dibinden, 'ne zaman bitecek usta, cok yoruldunuz ama guzel oldu be, icime sindi valla!' derdim demesine ama bugun eve girerken canim babetimi delerek ayagima gecen vidamsi civiyi disari cekmemle icimin ne denli cemkirik doldugunu anladim.. oysaki ben baska seyler yazacaktim..
O degil de, sogutucular filan bahane, bence kuresel isinmanin tetikcisi boncuk fasulye!

Monday, July 16, 2007

DDD - Ayrı Yazılan Birleşik Kelimeler


'DOĞRU YAZALIM, DOĞRU KONUŞALIM, DİLİMİZİ KORUYALIM' temalı dil etkinliğimizin bu haftaki ev sahibi benim. Konumuz da, ayrı yazılan birleşik kelimeler. 'Madem birleşik kelime, neden ayrı yazıyoruz kardeşim?' gibi, konu başlığının yol açtığı çelişkilere mahal vermeyen, akılda kalmaya en müsait haliyle dersi işlemenin yolunu aradım, bulamadım. Bir önceki haftadan, sevgili Sanem'in anlattıklarından aklınızda kalanlarla, hele bir okumaya başlayın, kısmetse neden olmasın...

Sizi, öyle miydi, böyle miydi, birleşik miydi, ayrı mıydı kararsızlığına sürükleyen iki kelimelik bir problemle karşılaştığınızda, önce sakin olun. Elinizin altında hemen danışabileceğiniz bir kılavuz yoksa, kelimelerin arasına mesafe koyun, ayrı ayrı bir daha okuyun. Zaten, çoğu zaman sadece bir kılavuz, kanunlar dahilinde kah birleşip kah ayrılan kimi kelimelerin medeni durumu hakkında kesin karar vermenize yeterli olmayabilir. Ayrı yazılan birleşik kelimeler için madde madde düzenlenmiş dil bilgisi hükümleri mevcut, ancak, ezberci zihniyetle işimiz olmaz diyenlerdenseniz, kelimelerin birleşirken uğradığı şekil ve anlam kaymalarına dikkat etmelisiniz.
Önce, şekil ve şemalini koruyan birleşik kelimelere bir göz atalım.


  • Kelimelerden biri, yardım, yataklık fiili ise (etmek, edilmek, eylemek, kılmak, olmak) ve ikinci kelimeyle seviyeli birlikteliği sırasında ses düşmesi ya da türemesi, arada bırakın harfi, kız alışverişi bile yoksa, yollar çoktan ayrılmış demektir. Ayrı yazılır. Sizin birleştirme çabanız en fazla Berceste'nin fırçasını yemenize sebep olur. Örnekler:

Alt etmek, arz etmek, azat etmek, boş olmak, dans etmek, el etmek, göç etmek, ilan etmek, kabul etmek, kul etmek, kül olmak, not etmek, oyun etmek, sağ olmak, söz etmek, terk etmek, var ol­mak, yok etmek, yok olmak... Örnekleri uzatmanın alemi yok, zira bu en kolay kural.

Şimdi de, tek tek kendi anlamını koruyan, bu sebepten ayrı duran kelimelere bakalım.

  • Birleşmeye yüz tutan sözcüklerin biri ya da her ikisi bireysel anlamından taviz vermiyor, kendi anlamını ilk günkü tazeliğinde koruyorsa bırakın ayrı kalsınlar. Ortak müşterekte buluşamayan birliktelikler ayrı yazılmaya mahkum olurlar. Kendi anlamına sahip çıkmakta kararlı kelimelerden biri,

hayvan: Mürekkep balığıyla hamam böcegini kim sevmez?

bitki: Ardıç otu, ayrık otu, sakız ağacı, kayısı kurusu ve guzelhatun çiçeğinden kocakarı ilacı yapılır. (Ama suçiçeğinden değil. Neden? Çünkü bu artık bir hastalık adıdır),

eşya, alet, nesne: Ne arap sabunu ne de banyo sabunu, temizlikte tuz ruhu gibisi yok.

yol ve ulaşımla ilgili: Yazar, çevre yolu, hava yolu, keçi yolu, alt geçit kelimelerini aynı cümle içinde kullanamadı.

durum, olgu ve olay: Açık oturum, açık öğretim, baş ağrısı kelimelerini de siz cümle içinde kullanın, yazar yoruldu.

ilim, bilim, bilgi kelimesi: Dil bilimi, gök bilimi, dil bilgisi kelimelerinin ayrı yazılacağını hepimiz biliyoruz, değil mi?

yiyecek içecek: Puf böreği, kuru yemiş, acı badem kurabiyesi olsa da yesek!

gök cisimleri: Çoban Yıldızı ve gök kuşağını çok severim.

organ: Ben bugün, sulu göz, azı dişi, kuyruk sokumu, karga burun, kuru kemik ve safra kesesi gördüm. Atmıyorum.

zamanla ilgili: Bağ bozumu, gece yarısı, hafta başı ve ay sonu gelse de üzüm yesek, uyusak ve maaş alsak! (Ama aybaşı değil. Neden? Çünkü her iki kelime de benliğini kaybetmiş, yepyeni bir maruzata yelken açmış).

olabilir. Oysaki kimi sözcükler birleştiğinde kendilerini kaybeder, bambaşka bir sözcük olurlar. İşte o zaman birleşik yazılırlar.

Gelelim 'kesin ayrı yazılır kuralları'na. Uyarıyorum, bu kısım biraz kazık.

  • Peşine -r / -ar / -er, -maz / -mez ve -an / -en eklerini takarak tamamladığınız sıfatları ayrı yazınız, diyor TDK, ben örnek vermekten yanayım:

bakar kör, çalar saat, çıkar yol, döner sermaye, güler yüz, koşar adım, yazar kasa, yeter sayı; çıkmaz sokak, geçmez akçe, görünmez kaza, ölmez çiçek, tükenmez kalem; akan yıldız, doyuran buhar, uçan daire.

  • Alt, üst, ana, ön, art, arka, yan, karşı, iç, dış, orta, büyük, küçük, sağ, sol, peşin, bir, iki, tek, çok, çift gibi yükte hafif pahada ağır sözcüklerin halay başı olduğu birleşik kelime ve terimleri ayrı yazıyoruz arkadaşlar:

alt yazı; üst kat, üst küme; ana bilim dalı, ana dili; ön söz, ön yargı; art damak, art niyet; arka teker; yan cümle, yan etki; karşı görüş, karşı oy; iç sa­vaş, iç tüzük; dış borç, dış hat; orta kulak, orta oyunu; büyük anne, büyük baba; küçük harf, küçük parmak; sağ açık, sağ bek; sol açık, sol bek; peşin fikir, peşin hüküm; bir gözeli, bir hücreli; iki anlamlı, iki eşeyli; tek eşli, tek hücreli; çok düzlemli, çok hücreli; çift ayaklılar, çift kanatlılar.

  • Somut olarak yer belirten alt ve üst ayrı yazılıyor:

deri altı, su altı, toprak altı, yer altı (yüzey); arka üstü, baş üstü, böbrek üstü bezi, tepe üstü (trafikte).

  • Dış, iç, öte, sıra sözcüklerini içeren birleşik kelimeler ayrı yazılır:

ahlak dışı, çağ dışı, din dışı, kanun dışı, olağan dışı, yasa dışı; ceviz içi, hafta içi, yurt içi; fizik ötesi, kızıl ötesi, mor ötesi, sınır ötesi; aklı sıra, ardı sıra, peşi sıra, yanı sıra.

  • Renk sözcugü, renklerden birinin adını içeren tamlamalar ve rengin tonuyla ilgili sıfatlar ayrı yazılıyor:

bal rengi, duman rengi, gümüş rengi, portakal rengi, saman rengi; ateş kırmızısı, boncuk mavisi, çivit mavisi, gece mavisi, limon sa­rısı, safra yeşili, süt kırı, açık mavi, açık yeşil, kara sarı, kirli sarı, koyu mavi, koyu yeşil.

İflahınız hala kesilmedi, bu noktaya ulaşabildiyseniz sizi tek tek, gönülden tebrik ediyorum. Başta, sınıfa üçüncü tekir şahıs getirmeme ses çıkarmayan etkinlik sahipleri olmak üzere, DDD kampanyasında emeği geçen herkese teşekkürler. Bunca laftan sonra Popçu Yalın'a da bir sorum var haliyle: 'kılavuzun kim canım senin?'.

Hatalıysam bildirin! www.morkoyun.blogspot.com

Tuesday, July 10, 2007

Ratatouille



hem Pixar hem Disney. hem eglenceli hem cok komik. gurme seflik hayalindeki yetenekli sicanin hikayesini, gida muhendisi tavsiyesiyle, izlemeyen kalmasin... Sef Auguste Gusteau der ki: Food always comes to those who love to cook.

Wednesday, July 04, 2007

pitoresk*

"Buyuk ve derin bir hevesle resim yapmak istedigim kagidin, kalemin, tuvalin basina gecip, beni ikinci dunyaya goturecek boyalari ve fircalari elime aldigim ama ne resmi yapacagimi bilemedigim cok olmustur. Mesele konu degil resim yapmak oldugu icin, sonunda evimizin pencerelerinden gozuken kartpostal manzaralarindan birini daha yapmaya hevesle girisirdim. Ayni konuyu, benzer bir resmi yuzuncu kere yapmak hic sikmazdi beni. Onemli olan bir an once resmin ayrintilarina gomulmek, bu dunyadan kacmakti: Bogaz'dan gecen bir gemiyi manzaraya, perspektife uygun olarak oturtmak, arkadaki cami siluetinin ayrintilarina dalmak, servileri, araba vapurunu iyi cizmek, kubbeleri, Sarayburnu'ndaki feneri, kenarda balik tutan adamlari rahatca cizivermek bana o cizdigim seylerin arasinda oldugumu hissettirirdi."
Orhan Pamuk, Istanbul-Hatiralar ve Sehir


*Durumu ve görünüşü resim konusu olmaya değer (sifat)

Saturday, June 30, 2007

gidenlerin ardindan

otlar yemyesil, dort yani otlak cevrili bu sehir ottan farksizdi geldiginde. sirin mi sirin NezPerce evlerinde, iki komik yil gecti seninle. sen bazi sabahlar daha bir kisa olurdun sanki ama genelde, senle ben, nokta ilen virgulduk. nedense seni gorunce hep karnim acikti benim. surekli 'ne yesek?' diye sormam bundandi. sorumu bir gun bile yanitsiz birakmadin. cok yedik, cok ictik birlikte. yere goge sigmaz gobegimden en az benim kadar meshulsun. su gavur elde, ne mercimek koftemiz eksik kaldi ne yaprak sarmasi ne de lahmacun, sayende...

ben abla, sen kardes olmaya alismisiz kucukten besbelli. bu sebepten hic yadirgamadim komsucanliktan kardeslige terfini. zaten ustune hep bir cift goz gerek senin. sosyal guvensiz gol canavarim benim. izin verirsen, birgun uzun uzun yazarim butun hikayelerini...


birlikte dunyayi kurtardik, gulmekten karin agrittik da, bir tek krep'te anlasamadik gitti, basindan beri. sen, krep yagli olur dedikce ben kurumus sonbahar yapraklari gibi krepler yaptim. sen, pof pof kreplerini pide firini gibi yaglarken ben sutsuz una yumurta kirdim. superkaynana tavrina boyun egmedim, hep direndim. evet, sagdaki surrealist sekilli krep benim...

gun geldi, kalbur bulamadik tatlimizi rendeye bastik. gun gecti tatli bulamadik, ayni nutella kavanozuna kasik salladik.. gozunun onunde sallamama ragmen hep zar tuttugumu sandin ama yenilmekten bikmadin tavlada. daha 10 kaplan gucunde kahvemden yapacaktim ben sana...

gicirtisini 3 kilometreden tanidigim cekmeceyle bir basimayim simdi. ben bu cekmecenin icindekilerden ziyade, birlikte pisirebileceklerimizin ihtimalini sevdim. bir de senin her seyin ustunu hindistan cevizlemeni... gitme dedim, yapma ve etme diye dilimde tuy bitirdim. soz dinlemedin. yazik ettin gencligine, bile bile.. sana doktorada mutluluklar, sozum kardese. topla da esyani git bir an once...

ben mi? hayata mikroplu pembe bakmaya devam edecegim bir sure... yeniden yollarda olmak umidiyle...

Tuesday, June 26, 2007

Ladri di biciclette

kilit altinda tutmaya gerek gormedigim bisikletimin calinmis olmasi, benim, bisiklet hirsizlarina beddua etmemi, surum surum surunmelerini istememi-butun kalbimle-, col sicaklarinda tasitsiz kalmalarini dilememi gerektirmiyor pek tabii... bir garip ihtiyac sahibinin caldigini, derdine care buldugunu, hirsizligin bir Bruno, efendime soyleyeyim bir Antonio'nun isi oldugunu dusunmek istiyorum! 5'inci viteste hayırlara yelken açasıcalar sizi...

(filmi tavsiye ederim)

Thursday, June 21, 2007

Oksan (2001-2007)

ceyrek metrekarelik tel kafesin 3 sakininden en sakin duramayanini sectigimde, bir orta boy avuc kadar ve bir orta boy havuctan kisaydi. birbirine sokulup uyuklayan, annesiz tavsan yavrusu gelenegine aykiri kipir kipir ve asiri merakliydi...

yuksek tavanli karton kutusunda eve getirdim. annem kutuya bakti, ilk bakista yelkenlerini saldi. boyle bir sirinlige karsi koyulamazdi. aksam babam geldi. mumkunati yok duramaz, tavsan evde yasayamaz dedi. lafi bitmeden odanin kosesinden paldir kuldur, boyunun iki kati yukseklikteki kutunun disina ziplayan tavsanla gozgoze geldiler. tartisma bitti. tum sorumlulugu, zaiyati, temizligi, bakimi bana ait olmak uzere, oksanmayi her seyden cok seven bu tavsan yani oksan, bana ait ilk evcil olmayan ev hayvani oldu...

once tavsanlarin gercekte havuc yemedigini dusundum. cizgi film numarasi olmaliydi cunku varsa yoksa maydonoz yapraklariydi hayat. taze yapraklarin tek dis hamlesinde saptan muntazam ayrilmasina sahit oldum. ayni muntazam kesikler evdeki cesitli esyalarda gozlenmeye basladiginda sikayetleri susturmak icin evi surekli kollar oldum. ama hali ve koltuk puskulleriyle kapi koselerini korumakta yetersizdim...

salondaki halilari kara parcasi, parkeleri okyanus, paspaslari adacik sanan oksan'in, evde kosarken parkeye basmamak adina yaptigi ucus ve ziplayislar, bir kulagi yatay, dinlenmede, diger kulagi dik, telekulak vazifesinde sozumona uykusunda, merak uyandirici olay yerine attigi deparlar bile, artik siklikla gun yuzune cikan zaiyatlari affettirmez olmustu...

hakkindaki kesin hukmun verilmesi, kardesimin turuncu battaniyesini 2 kilometreden taniyip kucuk tuvaletini uzun menzilli atisla battaniyeye yetistirme gayretiyle hizlandi. bir kedi bir kopek kadar basarili tuvalet egitimi alabilen tavsan nesli, surekli yaptigi ve yanlislikla yaptigi yeri cok sik karistirabiliyor ve ne yazikki bir kopek ve bir kediden farkli olarak saldigi sivi dayanilmaz aromali, her daim temizlik gerektiriyor...

hayvanat bahcesinin tavsan reyonuyla konusuldu. iyi bakilacagina, bir karisi, boy boy cocuklari, mutlu bir ailesi olacagina inandim, daha fazla karsi koyamadim ve oksan yeni hayatina gitti...

uyuyana kadar kolumda, sonra yatagimin altinda uyuklamasini cok ozledim. eve giderken migrosa ugrayip taze maydonoz almayi, termostat kulaklarini geriye yatirip mayistirmayi da... meger annem iki gunde bir maydonozunu alip hayvanat bahcesine gidermis, besler sever gelirmis. kapidaki gorevliler eli hep bir demet maydonoz tutan annemle dalga gecer, tutuklu yakini muamelesi cekermis. kafes bakicisi en sonunda anneme boyle gidip gelirse, tavsanin sosyal hayati olamayacagini soylemis, gelme bir daha, demis... annem bir daha gitmedi ama son gorus gununde yaninda goturdugu kirmizi ojeyle tavsanimizi isaretlemesini dusundukce bugun bile takdir ederim...
bir hafta sonra, bir sabah oksanli ama huzursuz ruyami hatirlayarak uyandim. bir cift uzun kulagi en az benim kadar ozlemis olan anneme anlattim. ertesi gun gormeye gittiler. bir dolu tavsanin arasinda bizimkini secememisler. bakici sonunda itiraf etmis, cattik sapiklara diyerek kapali koguslari gostermis. oksani tek kisilik hucrede, yarali, dovulmus ve olmek uzere bulup eve getirdiklerinde hissettigimi yazamam. uygun kelimeleri bulamam...

asiri merakindan, parlak tuylerinden, insansever halinden artik eser yoktu. kulaklari bile dik duramiyordu zira biri kirik digeri de yara bere icindeydi. iltihapli yaralarin, kabuklarin, kesiklerin iyilesmesi uzun surdu, bir zaman sonra, zipirligi eksik eski haline dondu. artik evin demirbasiydi. yeniden elden maydonoz yer, calan kapiya kosar, turuncu battaniyeye tepki verir hale geldiginde artik biskuvi, peynir, sut, pilav ve daha nice alakasiz besini de, ona ozel salata kadar sever olmustu...

7'inci insan yilinda, birkac gun once, oksan oldu. olumu de, hayati gibi tavsansi degildi. kurda kusa yem olmadan, agir agir yaslanarak, cok sevildigi evinde, insan gibi. geride, kenar susu tirtikli misafir terlikleri, saplari kemirilmis deri cantalar (kaliteli deriyi severdi), olumsuz aski oyuncak tavsani ve bir de onsuz biskuvi paketi acmanin anlamsizligi kaldi... tanidigim en komik, saf ve yumusak tavsana, en lazim zamanda eksiksiz huzur verebildigi icin tesekkuru borc bilirim.
cocuklarinizin, evcil ya da degil, hayvansiz buyumesine sakin izin vermeyin.


Tavşan besleyen,
daha önce ne yapmış olursa olsun,
en ufak bir yakınlaşma girişiminde bulunduğunda,
bütün geçmiş yapılanları unutup —bağışlayıp(!)—
yakınlaşacak bir canlının sorumluluğunu üstlenmeye de
hazır olmalıdır —— bunun ne denli anlamsız olduğunu bile bile...
Oruç Aruoba - Uzak

Monday, June 18, 2007

necef ve masrapasi



su gunlerde, bir avuc serefsiz mikrop gelecegimle oynamakta sevgili okur. gencligimin bahari sayilabilecek gunlerim ve gecelerim, sayisiz kere denedigim deneylerimde kullanip muruvvet gormeyi umdugum nankor mikroplar tarafindan kemiriliyor. sabit sicaklikli, hafif sallantili, bol besinli, rekabetten uzak, guvenli ortamlarinda huzur icinde, verimli uresinler diye, saatlerim calisarak geciyor. lab'in delisi lakabini coktan benimsedim ve bu cumleden onceki cumleyi yazdiktan sonra kendimi bir an Manukyan gibi hissettim. olsun. san serefte degilim. mezun olmak, buralardan kosarak kacmak istiyorum. yorgunum, uykusuzum ve benzeri...

bir yandan okumak bir yandan calismak, ayni zamanda blog yazmak, diger bloglara bakip yorum yapmak ve bir de ustune mezun olmaya calismak hic kolay degil... dizilerin tatile girmesi bile yapilacak isler listesinde bosluk yaratmadi. bu sebepten blog aktivitelerinde meydana gelen aksamayi mazur gorunuz. ilk firsatta gorusuruz...

(fotograf LaJolla, San Diego)

Wednesday, June 13, 2007

sincap ciddiyeti


arka arkaya sincap dediginizde kayboluyor...

Monday, June 11, 2007

Sim por favor



Kucukken sayili zamanlarda ailecek gittigimiz, Ulus'un Uludag kebapcisinda, siparis ve yemek arasi surede kurdugum yegane hayal, yedikce yenilenen koftesiyle hayat boyu sinirsiz, sonsuz, yogurtsuz ve sossuz iskenderdi. yogurtsuz ve sossuz haline iskender degil doner denir lafini hic umursamadim cunku benim icin iskender, yedigim yemekle birlikte o an orada soludugum hava, eskiden o gune gelen anilarin toplami, koftenin tadi, pidenin yagi, etlerle pideleri denklestirebilme becerisini kapsayan bir butundu. sos ve yogurt bir etobur icin bu butunun en fazla onemsiz ayrintilari olabilirdi...

Bu hayalin gerceklestigi yer, yani Fogo de Chão bir Brezilya kebapcisi. Biz Turklerin yesil alanda mangal sevdasina benzer, gecmisten gunumuze geleneklerini takip eden Brezilya yerlisi Gaúcho lakapli amcalar tadindan yenmez degisik isimleri olan etleri, tandirda, Churrascaria usulu pisiriyorlar. Yani sislere takip bolgesine gore komur ya da odun atesinin yandigi cukurlara indirerek. her bir Gaúcho sorumlu oldugu et pistikce kapip masalarin arasinda gezdiriyor ve buna rodizio usulu servis deniyor.



Amerika'da belli basli birkac eyalette pahali restoran klasmaninda yer alan ancak Brezilya'da sudan ucuz fiyata odediginiz belirli ucret karsiligi catlayana kadar yeme sansina sahip oldugunuz bu lokantada masaniza oturdugunuzda, bir yuzu yesil 'evet istiyorum' bir yuzu kirmizi 'hayir doydum' mesajli markayi goruyorsunuz. etrafi izlemeye koyuldugunuzda degisik bir tur peynirli ekmek (pão de queijo) ve banma sosu geliyor masaya ki sirf bu ikiliyle bile doyup kalkabilirsiniz. sarap listesinin cogunlugunu Guney Amerikali siseler olusturuyor ve hangisini denemeli diye dusunurken sosa banip durdugunuz ekmegin hesabi sasiyor. sonra elinizde tabaginiz acik bufe salataya merak saliyorsunuz. tatil koylerinden kalma aliskanlikla doldurdugunuz arajman salata ve meze tabagindaki her bir cesit ayri guzellikte...

derken et zamani geliyor ve onunuzdeki markayi yesile ceviriyorsunuz. bir ki uc demeden biri elinde sise takili kocaman et parcasiyla dibinizde bitiyor, size tahsis edilen cimbizla ucundan tuttugunuz et parcasini tabaginiza kesip gidiyor. daha tabaginizdaki arkadasa selam diyemeden yeni biri bitiyor masada elinde degisik bir tur etle... onu da aliyorsunuz ama akliniz hala ilk gelen parcada, hop yeni biri geliyor... kardesim bi dur dercesine kafanizi kaldiriyorsunuz ama sonra markayi kirmiziya cevirmeyi akil ediyorsunuz... sonra sessizlik... afiyet...

siz masanizda duran markayi zirt pirt cevirip bir yesil (getir cocugum) bir kirmizi (ay dur nefes alamiyorum) yaparken, once goz ve gonlunuzu, sonra tabaginizi en nihayetinde midenizi doyuruyor, doymak ne kelime mutlu mutlu siritiyorsunuz...



Hayallerden ziplayip gelen bir yemek sonrasi aklimda kalanlar, peynirli ekmekler, yesile donen markaya depar atan amcalar, lezzet patlamasi etler, Sili sarabi, resimde gorunen muz kizartmasi ve kolay sindirim icin onerilen frenk uzumu likoruyle (cassis) papaya pudingi... Pissst, evren, goster guneyleri su MorKoyuna dunya gozuyle, birak yasasin oralarda bir yerde... mutlu mutlu. Soz, uc lafindan biri obrigado olacak!

Wednesday, June 06, 2007

katil usak degilmis, oyleyse Fogo de Chão

1
2



Ben kisisel gelisim kitaplarindan faydalanamayan insanlardanim. senli benli muhabbeti olan, parmagini ustume dogrultup kinayan bir de ustune tavsiyede bulunan kitapla muhattap bile olmam. okudukca ibret almak, benzerliklerin farkina varmak bana vazife olmali, mumkunse hep anonim okuyucu kalmali... ama isin icinde aciklanan bir sir varsa durum degisir... okumayani dovuyorlar fikrine kapildigim 'Secret' adli pazarlama harikasi kitabi duymayan ve okumayan kaldiysa ki eminim muhim bir mazereti vardir, bir vakit bende sir agda'nin uyandirdigi meraki atesleyen sirri irdelemek istiyorum izninizle...

almis basini gidiyor bir 'sir'. okur yazara 180 sayfa cep fotomaci tipinde, okumaya usenene 2 saatlik cd halinde. pek muhterem yazar hanim, PlatoGalileoBeethovenCarneigeEinstein'in bildigi (kitapta surekli bu sirada ve birlikte aniliyor bu sahislar, ister istemez bana Sahan'in MahsunIboAlisan'ini animsatiyor her geciste), kendisinin sonradan kesfettigi sirri halka aciyor, babasinin hayrina degil elbet, 20 dolara... Sir, ortalama bir Amerikali'nin zeka seviyesine hitaben 180 sayfada 25bine yakin tekrarla aciklaniyor ki bence keske herkes okusa, anlasa ve uygulasa...

Neyim eksik alemden, bir kosu gidip aldim kitabi, cevir cevir okudum bitti. Sir ne mi? iste ozeti: Bu kadar yurekten cagirma beni, bir gece ansizin gelebilirim!.. Anlamayana davul zurna esliginde tercih secenekleriyle: iti an comagi hazirla, ya da, iyi insan lafinin ustune gelir. Dervisin fikriyle zikri meselesi, terecilere satisa sunulmus bir nevi... butun iyi niyetim ve pozitif dusuncelerimle dolu aklimi basima toplayip evrendeki diger iyilikleri ustume cekmeyi ben de isterim pek tabii. Ama bunalima girme hakkimin, depresif kaygilarimin, erken saatte aralanmis tek gozle hayata cemkirerek, soldan yatak terketmenin karsi konulmaz cazibesinin, bugulu mutfak camindan suzulen yagmur damlariyla es zamanli akan huzun gozyaslarimin elimden alinmasina tepkiliyim. Ayrica kitabin, kilo vermek, duslenen 'brand new' arabayi almak, hayaldeki ev, is ve ese bir an once sahip olmak temelleri uzerine bolumlere ayrilmasi, saglik ve insan iliskilerinin en sona birakilmasi bu iste bir bit yenigi oldugu fikrini akla getirmez mi? Basarizlik, parasizlik ve asksizlik ucgeninde bir sekilde sefaletin dibini gormus bunyelerin hayattaki kazanci sifir mi? Basina hep iyi seyler gelen insan piser mi, 'insan' vasfina erer mi? Hem butun iyilikler iyi niyet sahiplerinin olacaksa, sir'dan habersiz vesvesecilerin cekimine giren kotulukler cogalmaz mi ve biz boylelikle Dogan'in yengesine saldirmis olmuyor muyuz? sonra ben AyseArman miyim ki, bana ne?

Meditasyon, Yoga, Reiki ve benzeri olusumlardan farkli olarak halkci ve daha ilk sayfadan anlasilir, uygulanabilir tavriyla, tum olumlu enerjimle kitaba goz atmanizi tavsiye ediyorum... hem belki de bir sure once aklimdaki mavileri kagida dokup (2), bakip bakip ic cekerek, ruzgar gibi gecen Kaliforniya gezisinde resimledigim manzarayi(1) cagirmisimdir ben de... kimbilir? Oymali kakmali cakrali evrensel sirlari bir yana birakalim ben size mutlulugun sirrini vereyim.



Ama haftaya...

Tuesday, June 05, 2007

SAN

Kayitlara gecsin diye yaziyorum... YeniDunya'daki ilk gunlerimde ve hatta haftalarimi takiben aylarimda, bir yandan ekstra aval ifadelerimle etrafi izliyor bir yandan anlasilmayacagimi bildigimden agzimdan kelimeleri sayiyla kaciriyor ve bilhassa markette, lokantada, derste diyalog gerektirmese bile soru cevap fasillarina bayilan insan guruhundan uzakta, mumkun mertebe goz temasindan sakinip, olmayan kaldirim taslarina bakarak yuruyorken, su kirmizili koprunun girisinde, emniyet kemerini takmazsan cezani yer oturursun icerikli 'click it or ticket' levhasini gorunce, panikle "kopru biletini nereden alicaz?" dedim... Mr.Brown zevcesiyle tatile, okula, eve, ise gitmis, onca halti yiyip yeni kelimeleri burnumuzdan fitille getirmis de, bir ceza yememis besbelli vaktinde...

Bilginin gereksizi olmaz felsefemi destekleyenlere: Golden Gate Koprusu 1937'de tamamlandiginda dunyanin en buyuk (yuksek ve uzun) asma koprusu imis, artik ikinci. Bana kirmizi gorunen renk, orjinal ismiyle 'international orange' , herdaim sise bulanan kopruyu secebilmemiz icinmis. uzerinde manzarayi izleyerek yuruyebileceginiz yaya yolu bulunmasi, San Francisco'nun demisbasi koprunun intihar atlayisi sayisi ve basari yuzdesiyle de unlenmesini saglamis. bir suredir atlayislari saymayi birakip estetik bariyer projeleri ustune calismaya baslamislar. bonus bilgi olarak, 67 metrelik dusus 4 saniyede tamamlaniyor, suya dalis hizi saatte 120 kilometreyi buluyormus...

Friday, June 01, 2007

Seyir defterimden

Koyden kacis, Mayis 24
Bu diyarlarin tas catlasa 3 gun surebilen bayram tatili sebebinden dort yani otlaklarla cevrili koyumden yine kactim. bu sefer istikamet Kaliforniya. koyun yerel havalimani isletmesinin arka bahcemize kaldirip kondurdugu pirpirli, dolmus tipi ucaklardan birinde firariyim. parayi ondekinin omzunu durterek iletmiyoruz elbette. dolmus benzetmesinin nedeni 'artik ezberlemissinizdir, dusecek olursak vaktimiz var, acar, talimatlari okursunuz' beyanati veren hostes, tum piskinligiyle 'alani secemiyorum, bir iki tur daha atip inmeye calisacagim' anonsu yapan kaptan ve 20 sayisini bulamadigindan dengesel hesaplar bahane edilerek gelisiguzel koltuklara serpistirilen yolculariyla son derece lakayt kabin ortami...

Aile sirketi tadinda, gunde uc bes sefer yapan ve her seferinde sansli tesaduflerle inip kalkan ucagin 12 yolcusundan biriyim. yerden fazla yukselmeden seyreden 40 dakikalik seferler sirasinda sarap ve bira formunda sinirsiz alkol servisi mevcut. maksat cazibe yaratmak ya da ucusa eli mahkum yolcuyu azicik rahatlatmak... bos mideye yolladigim 1 plastik bardak eyalet (WA) sarabi ve fistik sayesinde bulutlarin ustunde gibiyim. camdan bir baktim da disarisi silme bulut. helal olsun sana H.havayollari, seninle hep ileriye her seferinde... bir bardak daha icmeye vakit olsa manzaraya parasutsuz atlamak isten degil. hoppidi zippidi var olan tum hava bosluklarina daldigimizda, normal sartlarda kalbi ve mideyi bosluga firlatip dusmeden yakalayan kaptana biz yolcularin su vaziyette tek lafi olabilir:
Bi dahaa! Bi dahaaa...!

ilk durak Napa vadisi, uzumler cagiriyor...