Thursday, December 11, 2008

2009’da sadece Kovalar yırtacak

"Ünlü astrolog Hakan Kırkoğlu, Ayşe Arman'a 2009'da burçların durumunu anlattı.
KOVALAR ÖNE ÇIKACAK
Jüpiter, Kova burcuna geçeceği için Kova’lar yırttı. Kendilerini geliştirecekler. Akılları ve mantıklarıyla öne çıkacaklar. Bu yıl boyunca önlerine güzel fırsatlar çıkacak..."
haberin devami

Yeni yilda yapilacaklar listem hazir:
1. Kendimi gelistirecegim.
2. Aklim ve mantigimla one cikacagim.
3. Bu yil boyunca onume guzel firsatlar cikarttiracagim.
4. Butun diger burc mensuplarinin sicmik hallerinden etkilenmemeye calisacagim.
5. Kismet ve hayirlisi.

Wednesday, December 10, 2008

Ferrarimi satmadan once...

Gunlerden bir Persembe. Carsamba ya da Sali da olabilir o kadar da onemli degil. Sabahin tek goz acmama elveren saatinde, kargalari kahvatida birakip laboratuarima gidiyorum. Deney yapmaya. Atom filan boluyormusum gibi ciddi. Yuruyerek 15 dakikalik evden bolum mesafesine usenmisim, 3 dolarlik park parasini gozden cikarip atlamisim Ferrarime. Ana caddeden park yerine giren yola dondugum anda karsima bir okul otobusu cikiyor. Karsi yolda. Park halinde. Bebeler biniyor. Iniyor da olabilir. Saat daha erken, indiklerini sanmiyorum. Zaten ne gordugumu de hatirlamiyorum. Zira hala uyuyorum. Gozum otobuste duruyorum once. Lan birsey vardi bununla ilgili ehliyet kitapciginda, birsey vardi, neydi ki neydi diye zorluyorum beyin hucrelerimi. Ama tik yok. Sari kocaman okul otobusu resmi geliyor hafizama sadece ehliyet sinavindan, ilgili soru ve siklar yok. Kesin bi pislik var diye diye otobusu gecmeden, beri tarafa dusen park yerine kiriyorum direksiyonu. Gaza basmadan, kayarak. Tam donerken acik olan tek gozum otobus soforunun normalin 3 katina buyumus gozlerine takiliyor. Belli bir armutluk var yaptigim iste. Ama geciyorum bile... Suzuldugum park yerinde izimi kaybettirip en gorgusuzunden kamyonetlerin golgesine park ediyorum. Sozde.

Gunlerden bir Pazar. Cumartesi filan degil. Kesin ve net olarak bir Pazar sabahi. Saat tam olarak 8:45. Kapinin kirilasiya yumruklandigini duyup firliyorum uykudan. Inip asagi aciyorum. Pijamali ve capakli. Goz hizama tam tekmil uniforma lacivertinin gomlek cebi dusuyor. Polis beyi bir butun olarak algiladigimda kalbim duruyor. Kapinin onunde duran Ferrosu gosterip, bu aracin sahibini ariyoruz dediginde, yanibasindaki kocaman polis arabasi yuzunden daha bir kuculmus konserve aracima bakiyorum. Benim diyorum, duymakta zorlandigim sesimle...


Hatirlayamadigim kural, otobusu indir bindir yaparken gordugun anda oldugun yere cakilip beklemen imis... Meger, otobus soforu kocaman gozuyle bana degil plakama bakiyormus. Ihbar etmis. Ulkeden kacisim muhtemel olasiliklar dahilinde gorulmus ki, haftasonu yorganima sarinmisken kistirilmam uygun bulunmus. Memur bey bana oncesi, sonrasi, detayiyla her seyi anlattirip, anlattiklarimi yazdigi kagidi imzalatiyor. Hani bilmemnerde bilmemnezaman bilmemkackisi oldurulmus dese onu da ustlenebilecek vaziyetteyim... Kadigin ustundeki ceza meblasina gozum kayiyor imzalarken. 400 dolar. Ohhhaaa diyorum. Icimden.

Es dost itiraz et diyor. Kurali hatirlayamadim, ogrenciyim, fakirim savunmasi oneriyorlar ki hepsi dogru hepsi ben. Itiraz ediyorum ben de, uzunca bir savunma yaziyorum. Hic olmazsa zaman kazanirim. Red geliyor cevaben. Yine de diyor ki kagitta, isi uzatip mahkemeye basvurabilirsin. Fakirlik insani gozupek mi yapiyor nedir basvuruyorum mahkemeye. Hani daha dili dogru duzgun konusamiyorum, derdimi nasil anlatacagim konusunda hic fikrim yok ama mahkeme gunu veriyorlar bana. Ustelik bizim koy yerine, yarim saat mesafede cocuk suclular mahkemesinde...

Mahkeme gunu ciddi ciddi giyinip gidiyorum. Olayin krokisini cizmisim kagida, kusbakisi. Nerden geliyordum, nereye donuyordum. Alcak otobus soforu neredeydi, gozleri ne kadar acildi, ben ne kadar pulsuz ogrenciyim, herseyi cizmisim. Tikandigim yerde sekilden destek alma fikrindeyim. Mahkeme bildigimiz filmlerdeki mahkeme. Daha binaya girince itiraz ettigime pisman oluyorum. Koridorda, gri turuncu enine cubuklu formali, elleri kelepceli bir genci onumden gecirip yandaki salona sokuyorlar. Ben donmus bakiyorum. Giriyorum benim salona ama geldigime bin pisman. Daha baskasinin mahkemesi suruyor iceride. Bir baska cocuk, baskasinin kimligiyle bira almis. Yasi kucuk. Bindolarlarca ceza bir de hapis veriyorlar. Mumkunu olsa kosarak kacacagim ama bu saatten sonra mahkemeye cikmamak da suc...

Bizim durusma basliyor. Bes kisiymisiz. Trafik sucuna itiraz eden zeytinyag adaylari olarak diziliyoruz hakimin onune. Hakim cuppeli filan, yuksekte oturuyor. Onunde de bilgisayarli kiz, citcit yaziyor konusulani. Anlatin bakalim siradan diyor hakim. Benden onceki dort genc adam sakir sakir Ingilizceyle anlatiyor derdini. Biri 45lik yerde 70le yakalanmis, biri sapasaglam haliyle engelli yerine parketmis falan filan. Hepsi bir bir anlasiyor hakimle, hepsi affediliyor. Rahatliyorum ben de. Zaten demislerdi, mahkemeye cikma curetini gosterenler genelde affedilir diye...

Sira bana geliyor. Anlatiyorum kirik dokuk Ingilizcemle. Cizimle de destekliyorum anlattiklarimi. En masum, doktugu sutun farkinda kedi ifademle ozur diliyorum. Hakim bir duruyor. Neye alamet karar veremiyorum. Dusunuyor kasiniyor. Yanlis biliyor olabilirim diyor. Yuzyildir ilk okul otobusu gecen suclu ben miyim acaba memlekette? Sag tarafinda duran iki meydanlarus kalinliginda siyah ciltli kitabi karistiriyor. Okuyor. Surati degisiyor. Kitabi kapatip solunda duran telefondan birilerini ariyor. Durumu ozetliyor telefondaki sesi dinliyor. Sonra kapatip bana donuyor...

Okul otobusu gecmek, bu ulke dahilinde affedilmeyen 3 suctan biriymis. Asla affedilmemesi ve indirime gitmemesi konusunda bir baska yasayla destekliymis. Hakim amca hazirlikli gelmeme ve masum kedi bakislarima istinaden olsa gerek cezami takside bolmeyi oneriyor ve bir sure taksitlerin miktari konusunda koyun pazarligi yapiyoruz koskoca hakimle. Ben artik iyice zivanadan cikmis vaziyette 30 diyorum aylik. O koskoca hakim cuppeli filan kurtarmaz 50 diyor. En son 40ta anlasiyoruz nihayet ve ben takip eden 10 ay boyunca cezami odeyip yillar sonra bugun bile herhangi sari bir arac gordugumde yolumu degistiriyorum...


foto: en guzel gunlerin anisiyla, '84 model ferrosum

Tuesday, December 09, 2008

canavarin not defterinden

pazartesi sabahlari 6bucuk ila 7 arasi kendimi yollara vurup ise gidiyor, cuma aksamlari 4bucuk ila 5 arasi geri donuyorum. aman Istanbul'da insanlar hergun 3 saatte islerine gidiyor argumaniyla karsima gelenlere, Istanbul mu lan burasi demekte sakinca gormuyorum...

bahsettigim bucuk ila tam saat arasinda her dakikanin hayati onem tasidigini daha ilk gunumde ogrendim. normal hava ve trafik sartlarinda 2 ila 2bucuk saat suren yolculugum sirasinda ogrendigim baska seyler de var... mesela, hiz sinirinin 65 oldugu iki seritli yolda sag serit gaza takozunu dayamis, saatini kurup uyumus tirlara ait. dizi dizi dizilmis serit boyunca birbirlerini veya 65'i gecmek gibi bir mucedeleleri yok... insan gibi araba kullanip dunyevi meselelerime konsantre olmami surekli atraksiyon yaratarak engelleyen serit soldaki.

yollarin bos olmasi gerektigi saatte cikip trafige takilmamayi mantikli bulan her insan evladi gibi yola ciktigim bir gun anladim ki tek basina 75 ile giden bir arac aninda memur beylerin dikkatine ve takibine sebep oluyorken, arka arkaya 90'la giden 3 aracin ne memur beygillerden ne de Allah'tan korkusu oluyor... Birbirlerine arka cikip gaza asilan 2 aracin ikisini birden, misir tarlalari arasinda yattigi soteden firlayip yakalayan 2'li aracli ya da motorsikletli memur beyler, 90'a ucuncuyu bulmus araclar onlerinde vizildarken donatli kahvelerinden gayrisiyla ilgilenmiyor.. Ola ki kalabalik saatler soz konusuysa, konvoy halinde 90'la giden araclari yavaslatmanin yolunu arayan bir memur beyin konvoyun en onune gecip 65'e kadar frene bastigini, arkasindaki konvoybasinin memur beye makas atip yoluna devam ettigini gormuslugum var...


bu durumda 100 mil boyunca tarlalarin arasindan dumduz uzanan yola prime time saatleri disinda cikmak, gereksiz yavaslikta, sikici ve cok uzun bir yolculuk anlamina geliyorken, insanlarin yola damladigi saati, ne azini ne cogunu tam da dogru vakti yakalayabilmek ben ve benim gibi canavar arkadaslarin uzmanlik alanina giriyor.

ha ben 65'i gecmem al sana 5 mil de guvenlik payi, 5 elimdeki kahve/cips/telefona, 5'de kanimin donmusluguna ver, oldu mu sana 50'yle giden araclar yok mu? var. onlari da dirsekleyip ittigimiz sag serit tirlarina havale ediyoruz.

not1: bahsi gecen rakamlar mil cinsindendir. kilometreden anliyorsaniz 1.6yla carpiniz.
not2: yazidaki gozlemeler trafige kapali alanda pisirilmistir.
not 3: bahsi gecen yol, dumduz, virajsiz, cillop asfaltli, yamasiz ve kaymaz-yapismaz cinstendir. basmayip da ne edilmelidir?

Monday, December 08, 2008

merry kurban

bayram cikolatasiyla bayram tatlisini birlestirip, eve bastan asagi browni kokusu sindirme cabam bile bugunun huznunu hafifletmiyor. butun telefonlar bitip butun mesajlar gonderildiginde, belirli gun ve haftalara ozel, orada degil burada olma pismanligi cokuyor ustume. cevabi olmayan sorular sorup kendimi dinlemek yerine cay demliyorum. iyi bayramlar diliyorum.

(bu post gecen bayramdan kalmis)

Sunday, November 09, 2008

Thursday, November 06, 2008

baa simdi bah baAAH BAHHA HAAAA....

kapiyla rektor arasindaki kasislerden birinden, aracin on iki tekerini usulca gecirir gecirmez, kokledigi gaz pedali sayesinde arka iki tekerin ayni kasise siddetli carpisiyla, kendi halinde yasayan arka dortlunun once dolmus tavanina sonra birbirlerine carpislarini ve akabinde dagilislarini dikiz aynasindan gayet samimi kahkahalarla izleyen ve on taraf yolcularinin dikkatini olayin gelisimine 'baa simdi bah baAAH BAHHA HAAAA....' seklinde ceken dolmus soforu geldi aklima bugun. sonra gitti.

Monday, November 03, 2008

itinayla sahte antika uretilir




Maket gemi fotoromani sonrasi mumkunse bir sure kendi kendinin maymunu ol projelerinden uzak durmayi tercih etmistim. ne isim vardi, manyak miydim? soruyu bir sure olumsuz yanitlamayi basardimsa da cok surmedi...

haftasonlari temizlige gittigim evin turuncu mutfaginin beyaz dolaplarina uygun beyaz masa ve sandalyelerinin pesinde uzun yillar kosmuslugumuz vardi... atla deve fiyatina satilan takimin 'floor sample' adi verilen cizik vuruk magaza ornegini uc bes kurus ucuza dusurebilmek sevdasiyla ayni magazanin degisik subelerini kolacan etmek ve her seferinde bicilen pahaya oha deyip eli bos donmekten bikmistik ki... ikinci el yatak almaya gittigim evin salonunda sey kahverengisi masa ve saldalyeleri gordum... haci, takimin tamamini sakiz parasina birakti. ayni gun, bir kutu astar ve bir kutu beyaz boya esliginde 14uncu kata tasidigimiz masanin yol ustunde gectigimiz butun kapi ve kolonlara elimizi sikistirmasindan az evvel boya tenekesinin bagaj seviyesinden parende atmak suretiyle evin onundeki asfaltta cakilip, acilip, yerde ultra beyaz renkli geometrik desenler olusturmasina yeterince nefretli gicik olmustuk bile... boyamanin yaninda lafi edilmezmis..

mubarek takimin her bacagi bogumdu ve astar (primer) surmeye basladigim ilk an fark ettigim uzre, boyamasi en zahmetli yuzey, kivrimlardi... degilmis. masa uzerinde firca izi birakmamak adina otuzuncu kat boyayi ayni yone yavasca cekmenin daha zahmetli olduguna karar verdim... bir yuvarlak masa ve orta boy iki sandelyeye iki kat astar, bir kat boya islemini tamamladigimda, boya icerigindeki amonyak sayesinde bir butun pazar gununu harcadigimi fark etmedim... kalan iki sandalyeyi de bu pazar hallettim.

astar yarim saatte, boya ise 3 saatte kurudu. en cok zamani firca izsiz boyama cabasiyla harcarken, kendimi bir ara sahte antika ureticileri gibi hissettim...
sonuc butun emeklere degdi. bitmis hali bekledigimden guzeldi... kuruduktan sonra, masa yuzeyinde ve sandalye kivrimlarinda yer yer belli olan izler degme antika havasi yaratti. geriye kalan yarim kutudan fazla astar ve ultra beyaz renkli boyayla, simdilik temizlik ve nakliyatdan ibaret hizmet yelpazeme komple boya badanayi da dahil etmeyi uygun buldum. ilgilenenlere...

Friday, October 24, 2008

tovbe ettim gene bozuldu


aklimdaki 30 yas modelimin, sert zeminde tikirdayan topuklari vardi. acikli koyulu dopyesleriyle uyumlu kah kucuk desenli kah cizgili gomleklerine giden farlari ve parlaticili renksiz rujuyla isten ciktigi herhangi bir aksamustu, bej trenckotunun belindeki kusaga mumkun olan en zarif hamleyle dugum atarken, fonlu ama daginik saclarini, belli belirsiz fransiz manikurlu parmaklarini aralardan gecirerek geriye savurdugunda dunyaya hukmetmekle yetinmeyip gezegeni de ele gecirebilirdi.
olmadi.
29 yasindaki ben, kendine yeni bir laboratuar onlugu aldi. newbalance pabuclarina mumkun olan en kaba dugumu atip bagcik uclarini ayakkabi kenarlarina sikistirirken, ruzgariyla unlu sehirde firtina kopsa dalgali saclarindan tek tutam oynatamazdi. zira at kuyrugu yapmisti.


Wednesday, October 22, 2008

hayat beni neden yoruyorsun

yeni sehrimin yeni evindeki ilk gecemde, yegane mal varligim sisme yatagimin uzerinde oturmus bos evin sagini solunu dinlerken, buzdolabinin onune biraktigim kagit supermarket tobasinin kendi kendine hisirdadigini hissettim. gece vakti goz gormediginden, malum burun da ev dahilinde islevini yitirdiginden tuhafligi kulaklarimin hassasiyetine vererek kedidir kedi dedim. hisirtinin histen ziyade gurultu olduguna karar verdigimde odumle bokum coktan kaynasmislardi. icinde bir tava, 4 elma, plastik tabak, bir kutu ipli cay ve gorus mesafesini orten mutfak havlusunun bulundugu torbaya yaklastigimda evin butun isik kapi ve pencereleri acikti. pencereyi ne amacla actigimdan emin degilim. 15 dakika kadar hisirdayan torbayla mesafemizi koruduktan sonra icindeki seyle yuzlesmek istemedigimden emindim. en kallavi elbise askisinin ucuyla poset sapini yakaladigim gibi bahceye salladim. ertesi gun tavami kurtarmak adina bahcedeki torbaya yaptigim sortide ev arkadasimla tanistim. omru hayatimda bocek gordugume hic bu kadar sevinmemistim. zaten fare olsa yerimde duramazdim.

Tuesday, October 21, 2008

Undefined Smelling Object

internetten bulup kontrata imzayi faksla caktigim evde tanimlayamadigim bir koku var. keskin degil yumusak, lokal degil sinmis, kimyasal degil ama bitkisel de degil. hani hic disari cikmasam, cam kapi acmasam fark etmeyecegim cinsten. kokuyu tanimlayamiyor olmam kaynagini kazimama engel oluyor. anahtari teslim almami takip eden ilk gunlerimde, evime ayakkabi yerine burnumu cikarip girmeyi denedim, ise yaramadi. koku kaynagi konusundaki ilk tahmini saga sola serpistirilmis kuru bocek meftalariyla alakali genel pislikten yana kullandim. sekiz gun yedi gece suren temizlik calismalarim sonucunda evde fircalanmayan duvar, kose, dip, parfumlu deterjan kokmayan santimetrekare birakmadim. malum koku, bahar meltemi esintisiyle karisik lavanta yemis klorak etkisiyle temiz tonlara cark etti ama gitmedi. tam bu siralar kampus civarinda bin yillik evler arasinda dolasip agaclari incelerken ayni koku yer yer burnuma dokundu. lan yoksa coskusuyla kokunun en kivamli hissedildigi yatakodasi dolaylarinin acildigi pencerenin dahilindeki agaclari incelemeye basladim. rahatsiz oldugum birkac agac kokusu biliyorum ama bahcede hicbirine rastlamadim... son care olarak ilk gunden beri suphelendigim, antik cagdan beri yasayan bambu dolap kapaklarinin evden cikarilmasini rica ettim. sitenin marangozlar yuksek kurulu onayiyla, cattiklari sapigin dolap kapaklarinin sokulmesini bekliyorum. dunyayi dar etme potansiyeline ragmen ben yine de burnumu seviyorum...

Monday, October 13, 2008

Wednesday, October 08, 2008

ekim

toz ve tarif kovalamadigim gibi, ihtiyac oldugu halde gida ve hijyen uretmek yerine renklere saldirip kendi cizgi filmimi boyuyorsam, yeni sezon icin duydugum heyecandan... bir de koyunlari anlamak zor derler. peh.

previously on morkoyun

degisen ruh hallerimi kullandigim renklerden anlamak mumkun. karakalem resimlerin cogunu fiziksel ya da ruhsal anlamda dar alanlara hapsoldugum zamanlarda yaptigimi fark ettim. sagli sollu kusatildigim bir de ustune kemerle baglandigim ucak yolculuklarinda onumdeki beyaz sayfa icinde kaybolabilicegim deniz derya. resim cizen elimi cizmek gibi mesela. (Ekim, 2006)

Tuesday, October 07, 2008

eylül

en iyi, pasta borek yemek yaparken dagitabildigim kafami, en cabuk, temizlik yaparken toplayabiliyor olmam, en muhim kararlari iki buklum dolap diplerinde ya da lavabo basinda tencerelerimle almama sebep oluyor.

Sunday, October 05, 2008

çöl sıpası

spa muptelalarini incitmek istemem ama bu kelime ve icerigine ne kadar yabanci oldugumun farkinda degildim. ordan burdan, dergilerden, onunden gectigimde aklima dugunden once gidilen, hamamsi acil guzellestirme merkezinden ote tanim gelmiyordu. cocuklugumun hatirlamak istemedigim bir kisminda, Balcova termal tesislerinin kukurt havuzunda yuzme ve dalis denemeleri yapmis oldugumdan, hamamli, buharli ve kaynak sulu her turlu olusumdan uzak durasim gelir. belki sirf bu yuzden baliklama atlayis dahil su altiyla aram hic iyi degildir.

on yargilarimdan ve cehaletimden arinip bir nebze guzellesmek icin gittigim spa'dan edindigim izlenimleri paylasmak istiyorum. bir kere daha kapidan giriste prenses muamelesi basliyor ki sadece bu bile insanin iyi hissetmesi icin yeterli. tabi dolar cinsinde hizmet bedeli unutulabilirse. ikinci asamada, muessese icinde ilerlerken, bakim abidesi hemcinsleri gorusyorsunuz ve o dakika etrafi saran aynalara bakmaksizin ayni cinsiyetin mensubu oldugunuzdan suphe ediyorsunuz. ben sahsen spa sonrasi dugun yerine kano randevuma yetismek suretiyle acele ettigimden muessesenin dolap, kilit ve soyunma odasi kismini pas gectim. cok sey kacirdigimdan eminim ama yosunlu dere beklemezdi. neyse...


masajci ablayla birlikte odamiza dogru yonelirken ne tip muameleyle karsilasacagimdan habersiz ortamdaki los isiklarin da etkisiyle tedirginligimin had safhada oldugunu saniyordum. meger daha yermisim. odamiza geldik. masajci abla kacta kac soyunacagimi ve onu nerede bekleyecegimi tarif etti. ben emin olmak icin tam olarak hangi kostum parcalarimi cikarmam gerektigini ikinci kere sordum. zira alt tarafi bir yuz masajiydi ve yanlis anlamak yapmak isteyecegim son seydi. cincik boncugu cikarip belirtilen bolgede yerimi aldim. abla odaya geri donmeden sagi solu inceledim. anormal bir durumdan suphelenebilecek deneyime sahip olmadigimdan etrafimi saran antin kuntin alet ve siseleri gormezden geldim.


spa uzmani-Melisa- odaya donerken, cingiragimsi sallantili tanimlayamadigim bir objeyi kapinin disina asti. dis dunyaya vermek istedigi mesaji, is ustundeyim kadraja girme'den ziyade, seanstayiz rahatsiz edilmek istemiyoruz seklinde algiladim. bir sure -dort saniye kadar- cilt tipimden ve ne tip bakim urunleri kullandigimdan bahsettik. ben mahcubiyetimin etkisiyle belki cikista birkac urun onerirse alip kullanabilecegimi soyledim. inandigini sanmiyorum. sanmiyorum zira o esnada Melisa gozkapaklarimin ustune, soguk pamuk oldugunu iddia ettigi ama benim hiyar dilimi oldugundan emin oldugum parcalar yerlestirdi. o andan sonra isim bitene kadar bir daha Melisa'yi gormedim. kokladim ve dinledim.

muhtesem kokulu kremlerle yuzum once temizlendi, sonra elektrik izgarasi hissi veren buhar aletiyle yuzyuze baktik. kah sicak kah soguk havlular geldi gecti. kollar, boyun, yuz, burun ve kulaklar sirasini takip edemedigim guzel kokulu kremlere bulandi. bir ara parmaklarim ovalanirken o viciklikta yuzugum gitse ruhumun duymayacagini dusunmek istedim ama dusunebilme yetenegim ve ilgili beyin hucrelerim son derece lakaytti, adeta sunmuslerdi. uyusam beni kimselerin uyandiramayacagini hissettim ki Melisa durttu.

tavsiye urun listem, pembo kokulu esantiyon nemlendiricim ve cigkoftelik kivama ermis kendimi aldim ciktim. spa'siz gecen sunca yila yazik derdim ama sinir uclarim fonksiyon kazandigindan beri isimi bir kese ve bir kalip hacisakirle halledip, limitli butcemi daha ulvi amaclarla delme egilimindeyim.

urunlerle ilgilenen varsa : www.eminenceorganics.com

Thursday, October 02, 2008

yok artik

lokantada markette asansorde goren oluyor, yanlis anlasiliyoruz. bu boyle olmaz, sorun sende degil bende dedim. yastigimi terk ettim. iyiyim ve hatta 3 advil caktim mi turp gibiyim. masallah diyelim.
kirik olsa yerimde duramam madem, hakkini vermek adina son bir haftadir gezmekteydim... kanoya bindim ama kurek cekmedim, havuza girdim ama yuzmedim. yedim ictim eglendim, guneslendim, kingde yenildim, ismimi gunde en az ucbinikiyuz kisiye soyledim.
bi'de, dunyanin kucuk, blogspotun daha da kucuk oldugunu fark ettim. cok sukur selebriti degilim. SU parantezlerdeki dumur ifadesini ve akabinde masadaki acayipligi kelimelerle anlatabilmeyi isterdim:)